South Reeves Drive, Beverly Hills, 90210

Not: Yazıyı çok önceden yazmıştım aslında, taslaklardaydı. Etnik, dini, kültürel bir anlam çıkarılmasını engellemek için isimleri değiştirdim. Biraz da güncelledim.

Okulun bittiği yaz, arkadaşlarımın mezuniyet törenlerine hazırlandığı dönemlerdi. Sabah yataktan kalkıp yine dakikaları Facebook uygulamasında kim ne yapıyor, olmak istediğimiz birey imajını bugün hangi motivasyonel Steve Jobs görseliyle çiziyoruz ya da Mesnevi alıntılarını, sufi önderlerin ilahi aşkını tasvir ettiği cümlelerini hangi şehvani aşkımıza kapak olarak sunup kendimizi saf duyguların adamı olarak paketliyoruz diye bakarken (kendimi tenzih etmediğim için biz diyorum) “Ben artık bi Amerika’ya gideyim ya” diye yataktan kalktım.

Şimdi öyle ha deyince Amerika’ya mı gidilir değil olay. Üniversite hayatım boyunca ha deyince Amerika’ya gidebilmek için online çalışmıştım zaten. Vizemi aldım, uçak biletini Los Angeles için aldım ve iki hafta gibi bir sürede bitirdim işlemleri.

Sıra kalacağım yere gelmişti. Burada iki seçenek vardı; ya Los Angeles’ta birkaç yaşıtımın evinde 420 kokusu ve sabaha kadar sürecek olan partilerle huzursuz olup güvensiz hissedecektim, ya bir start-up house ya da hacker house’ta a(z)sosyal insanlarla pek iletişim kuramadan günleri geçirecektim ya da bir Amerikan ailenin yanında Amerikan aile hayatına dahil olup gözlemleme şansı bulacaktım.

Ben Amerikan bir aileyle kalayım, farklı kültürden insanlar keşfetmiş (artık Amerikan kültürü ne kadar farklı gelebilirse?), tanımış olurum dedim. Airbnb’ye girdim, odalara bakarken aradığım nitelikte bir aile buldum. Epey zengin bir aileydi, gerçekten zengindi ya da Los Angeles klasiği, Amerikan rüyasının vücud bulmuş haliydi.

***

Uçuş günü geldi.

Elektronik teçhizatımın olduğu sırt çantamla birlikte bir iki şort ve pantolon sığdırdığım küçük bavulumu aldım. Yalnız başıma havalimanına gittim. Uçağa binip “Allah’ım varamadık mı hala” feryatları arasında 3-5 eski film bitirip Los Angeles’a indim. Sonrasında Budget’ın servisine binip, kiraladığım arabayı almak için Budget ofisine yola çıktık.

Kiraladığım Nissan Versa’yı alırken, bunun “manuel olanı yok mu?” diye sorup görevliye “nerelisin” sorusunu kendime sordurttan sonra internete girip otomatik viteste N, R, D vb. kısaltmaların ne olduğu öğrendim ve birkaç deneme sonrasında artık otomatik araç sürer duruma geldim. (Straight Outta Büyükdere Caddesi Trafiği)

O zamanlar “Drake – Hold on We’re going home” tüm Los Angeles radyolarında mükerrer bir şekilde çalıyor tabi.

7/24 playing on beverly hills radios.. Me likes it

Onur Ozcan (@oozn) tarafından paylaşılan bir video ()

Hava güzel, GTA’daki Tommy Vercetti‘yi anıp geziyorum. Sonrasında Acun Firarda da olacak.

***

Güneşin batma pozisyonunu aldığı vakitlerde Reeves Sokağı’na geldiğimde aldığım adresi bulamıyorum. Bu arada Wi-Fi’dan sadece harita indirdim ve GPS’im de yok. Takdir edersiniz ki telefonumu da kullanamıyorum ki arayıp sorayım. Sokaklarda kaykaya binen çocuklar, köpeklerini gezdiren kaslı abiler dolanıyor ve aynı mahallede o kadar çok döndüm ki dikkat çekiyorum artık.

Cadde kenarında Elf’lerin haset edeceği güzellikte bir çift arabasından alışveriş poşetlerini indirirken arabayı köşeye çekip adresi soruyorum. Tabi arabaya yaklaşmıyorlar, zenofobi konusunda dünyaya örnek olabilirler, uzaktan tarif edip gönderiyorlar. Tarif ettikleri yerde kapı numarasını bulup arabadan iniyorum. Temiz bir oh çekip kapıyı çalıyorum. Kapının kenarından Anadolulu annelerimizi andıran yaşlı bir teyze bakıyor, Linda? diyorum. Yanlış deyip kapatıyor.

İçeride arabada oturuyorum. Turkcell’i arayıp yurtdışı aramalarına hattımı açtırmak istediğimi söylüyorum. Ancak hat sahibi babam ve istediği bilgileri temin edemiyorum.

Hava kararmış, saat 8-9 civarları olabilir. Koltukta oturdum düşünüyorum kimin ahını aldım, annemin pek rızası yoktu ondan mı bunlar acaba diye. Otoparkta sabahlamaya çekiniyorum çünkü Amerika burası, hatta Los Angeles.

Sonrasında bir tur daha atmak için yola çıkarken, yaşlı bir çifti yürürken yakalıyorum. Zor durumdayım yardımınıza ihtiyacım var diyorum. Adam karısına olduğu yerde beklemesini söyleyip arabama yanaşıyor. Durumu izah edip bulamadığımı ve zor durumda olduğumu tekrar hatırlatıyorum. Tarif ediyor ve orada olmadığı adresin yanlış olabileceğini ve telefon numarasını aramasının mümkün olup olmadığını soruyorum. Tamam deyip cebinden eski bir telefon çıkarıp Linda’yı arıyor. Kendisi tiyatroda, yanlış adres verilmiş ve doğrusunu veriyor.

***

Doğru adresi bulduğumda Linda’nın komşusu beni eve çıkarıyor, kahvaltı için Türkiye’den taşıdığım beyaz peyniri dolaba yerleştirip üst kattaki odamda uyku pozisyonunu alıyorum yalnız evde.

***

Sabah kalkıp ev ahalisiyle tanışmak üzere hareket ediyorum. Üst kattan aşağı inerken solda klavye sesleriyle birlikte, eski püskü monitörunun başında oturan yaşlı, tonton bir amca. Kahve içer misin diyor. Kahve içmem ama hayır demiyorum tabii. Mutfağa iniyoruz, yolculuğumu soruyor. Dün olanlar için özür diliyor ve masada kahvemizle oturuyoruz 3 kişi.

***

California

Onur Ozcan (@oozn) tarafından paylaşılan bir fotoğraf ()

Öncelikle Linda, 70 küsür yaşında inanılmaz asil bir kadın. İngiltere’den gelmiş, İngiliz edebiyatını çok iyi biliyor eğitiminden ve ilgisinden dolayı ve benim de lisansımı öğrenince John Milton’ın Paradise Lost‘undan muhabbete giriyor. Linda’yla saatlerce oturabilir, saatlerce konuşabilirdim. Karşısında kendisini iyi dinleyen birisi bulduğu için anlatıyor da anlatıyor, müthiş bir birikimi var, entelektüel dolu dolu bir kadın.

Sam ise sempatik bir adam ancak fazlaca politize olmuş. Şiirler yazıyor, Linda’ya yazdığı yüzlerce şiir var. Karşılıklı yazdıkları şiirler var. Gerisini siz düşünün artık. Sabahın erken saatinde kalkmış meğer, makale yazıyormuş. Müthiş üretken, yarın ölecekmiş gibi yazılı miras bırakıyor ardına. Ama çok politize ve bağnaz. Bunu daha sonraki günlerde daha iyi tecrübe ediyorum, anlatacağım.

Eve gelince, bir ev düşünün duvar yok. Dupleks ve duvarların çoğu kitaplıklarla kaplanmış, kaplanmayan kısmında ya tablolar var ya da çocukları ve torunlarının resimleri var. Koca bir piyano salonda ve Linda torununun piyano çalma konusunda ne kadar yetenekli olduğunu anlatıyor.

Çok uzatmayacağım.

***

Bir akşam oturuyorlar salonda. History Channel açıktı sanırım. Linda’nın 30lu yaşlarda evli çocuğu ve torunları var. History Channel’da bir program Mısır’ı, Arap Baharı’nı anlatıyor. Bu arada sene 2013. Mısır’da askeri darbe var, Sisi, yönetimi alıyor ve meydanlarda kanlar akıyor. Protestoları neticesinde ölen her insana ölümü hak görüyor Sam. Gerildiğimi hissediyorum. Yine konuşmazsam, konuştuğumdan daha fazla pişman olacağım diyorum kendime ve neden diye soruyorum.

Olayın detaylarına inmeyeceğim.

Özetle Sam aslında zenofobik, hatta islamofobik. Hala yaşıyorsa eminim Trump’a oy vermiştir. Bunun iyi ya da kötü bi’şey olduğunu düşündüğümden değil de siyasi görüşleri çok uyuştuğundan diyorum.

O kadar hararetli bir tartışma içerisinde buluyoruz ki birbirimizi, bir an etrafımdaki insanların bizi hayretle seyrettiğini görüyorum. Tüm bir aile bir kanepede oturuyor, ailenin en büyüğüyle eve konaklamaya gelen ve yaşça en küçük olanı tartışıyor yüksek ses tonuyla.

Tartışmanın detaylarına inmeyeceğim. Oryantalizmden, Islamofobyaya, Irak’tan 11 Eylül’e, İran’dan Endülüse tartışıyoruz.

Sam, en son “senin terörist olmadığını nereden bileceğim” diyor. Linda, Sam’e çıkışıyor. Diyeceklerim boğazıma diziliyor, yutkunuyorum, gözlerim çaresizlikten ve sinirden dolu dolu oluyor ve üst kata, kiraladığım odama çıkıyorum.

Yatıyorum, ancak uyuyamıyorum. Korkuyorum biraz da ama evde kalma konusunda ikna ediyorum kendimi. Güçsüz bir görüntü çizmeyi yediremiyorum onca tartışmadan sonra. Şimdi düşünce, Airbnb’ye şikayet etsem olay büyür, fazlasıyla para iadesi alır belki mahkemelik olurduk ama düşünemedim. Düşünseydim de sonradan olarla hayata geçirmezdim yüksek ihtimalle.

Ertesi sabah çene ağrısıyla uyanıyorum ve evden çıkarken Linda yakalıyor beni. Olanlardan ötürü özür diliyor, mahçup duruyor ve akşam yemeğe davet ediyor. Kabul ediyorum ama diğer yandan hala olacaklardan korkuyorum. Çünkü Sam, Los Angeles’ta bilinen bir doktor ve ünü yaptığı muhteşem işlerden ziyade Kaliforniya eyaletini sahte ilaç reçeteleriyle dolandırmasından ötürü. Bunun yüzünden hapis de yatmış. Hepsini tartışmayı yaşadığımız akşam yatarken, isimleri internette sorgulayarak buluyorum. Bunları yapan adam beni de zehirleyebilir ve ailece bahçeye gömebilirler. Sonra Müge Anlı arasın dursun.

Kibarlıktan reddetmiyorum. Masaya oturuyoruz cümle cemaat, henüz fırınlarından yeni çıkmış pizza’dan dilim almam için uzatıyorlar. O anda bana sundukları dilimde bir terslik olabileceğini düşünüp sonra alacağımı söylüyorum. Bakıyorum diğer aile fertleri götürüyor pizzayı sonrasında alıyorum tabağıma bir dilim. Sohbet muhabbet derken tüm kızgınlığım gidiyor ve Sam de olanlar için özür diliyor.

Ufak bi acun firarda havasi estirelim :p

Onur Ozcan (@oozn) tarafından paylaşılan bir video ()

***

Evden ayrılırken ziyaretçi defterlerine aşağıdaki haiku’yu yazıp gidiyorum:

A Turk sees
distant relatives from mideast
in Beverly Hills.

Sam bunu okuduktan sonra bir mail atıyor:

I will forgive you the factual error. You were in Beverlywood when you wrote this, not Beverly hills. Hut I cannot as readily forgive the fact that there are only 3 syllables in the first and third lines, and 5 in the middle one. Haikus should be 5-7-5.

Özetle benimki haiku değil hiphop sözü olmuş meğer:)

Velhasıl Sam’le edebiyat ve siyaset üzerine tartışmalarımız tatlı bir şekilde maille devam etti. Los Angeles’tan ayrıldıktan sonra kendisi her ne kadar inkar etse de tartışmayı yaşadığımız günde beni tasvir eden bir şiir yazmış, başlığıyla “Stress for Honor”:

Screen Shot 2016-11-14 at 23.13.17

Çeşitli sebeplerden ötürü tamamını paylaşmayacağım ancak çok dolu iki dörtlüklük bir şiir.

***

Sam ve Linda şimdi ne yapıyorlar bilmiyorum. En son Los Angeles’a ikinci defa gittiğimde ziyaret edemediğim için üzülmüşlerdi. Sonrasındaysa iletişimsiz kaldık.

Bu anının nihayetinde nasıl bir sonuç, ders çıkarılır bilmiyorum ama hayatımda unutmayacağım bir tecrübeydi. Belki o gün evi terketseydim şimdi Linda ve Sam, terörist olabileceğim konusunda haklı olabileceklerini düşünüp komplo teorileri üreteceklerdi ya da şikayette bulunsaydım ikilinin entelektüel müktesebatından daha kısa süre faydalanacaktım ama aksi oldu. Belki de önyargıları dahi nispeten kırılmıştır. Bu yüzden ötekileştirme karşısında sabır etmeyi tavsiye edebilirim.

Neyse işte, Trump’ın Amerikan başkanı olması, artan İslamofobya üzerine hatırlayıp sonraları güzel bir dostluğa bağlanan ve uzun süredir taslaklarda beklettiğim tecrübemi paylaşmak istedim.

Site Footer